|
Philosophia Ottomanica Osmanlı İmparatorluğu Döneminde Türk Felsefesi Eski İle Yeni Felsefe Arasında II. Cilt
Liste Fiyatı: 14.00 ytl Lotus Yayınevi; |
|
"Philosophia Ottomanica, Osmanlı İmparatorluğu Dönemi'nde Türk Felsefesi adını verdiğimiz bu çalışmanın temelde iki maksadı vardır: Bunlardan birincisi, Osmanlılar Dönemi'nde incelenmeye değecek yoğunlukta ve olgunlukta bir "felsefe etkinliği"nin bulunduğunu kanıtlamak ve ikincisi ise, söz konusu etkinlik sonucunda ortaya çıkan düşünsel birikimin bazı özgün yönlerinin mevcut olduğuna dikkat çekmektir. Bu çalışmanın ikinci cildinde ‘Philosophia Antiqua’ ve ‘Philosophia Nova’ olarak isimlendirilebilecek iki ana dönem arasında kalan ve bir nevi geçiş dönemi felsefesi özellikleri gösteren XVII. ve XVIII. yüzyıllardaki felsefe işlenmektedir." |
| İÇİNDEKİLER |
|
ÖNSÖZ / 11 GİRİŞ / 17 İBN HALDÛN ÇAĞI [XVII. YÜZYIL] / 15 Islahatnâmeler Dönemi / 19 İbn Haldûnculuğun Yükselişi / 21 Hârika Kâtib: Kâtib Çelebi / 24 Hezârfen Hüseyin Efendi / 45 Müneccimbaşı Ahmed Dede / 49 Na’îmâ / 51 Toplumsal Eleştiri ve Pragmatik Okul / 56 Veysî / 57 Koçi Bey ve İlmiye Sınıfı’na Yönelik Eleştirilerin Yoğunlaşması / 62 Nâbî / 66 Defterdâr Sarı Mehmed Paşa / 70 Bilimsel Devrim ve Türkiye / 73 İbn Haldûnculuğun Etkileri / 78 Yeni Bilim’in Girişi / 80 Onyedinci Yüzyılda Avrupa’da Bilim ve Felsefe [Kronolojik Bir Bakış] / 86 Philosophia Ottomanica Özgelişim Sürecini Tamamlayabildi mi? / 98 YENİ BİR UYGARLIĞIN ALACAKARANLIĞINDA [XVIII. YÜZYIL] / 103 Kasîde der Vasf-ı İstanbul ve Sitâyiş-i İbrâhîm Paşa / 104 Gelenekçiliğin ve Yenilikçiliğin Doğuşu / 107 Terc’i’-i Bend / 110 Gelenekçiler / 113 Saçaklızâde ve Taşralı Bir Müderrisin Philosophia’ya Bakışı / 115 Mestçizâde / 126 İmam Rabbânî’nin Bir Takipçisi: Müstakîmzâde Süleymân Efendi ve Vahdet-i Şuhud Öğretisi / 129 Sünbülzâde Vehbî / 134 Yenilikçiler / 147 İnsan’a Bakışta Yenilenme / 148 Yeni Matematik ve Logaritma / 150 Fizikte Değişim / 154 Yirmisekiz Mehmed Çelebi / 155 Yanyalı Esad Efendi / 162 Doğu ile Batı Arasında Sağlam Bir Köprü: İbrahim Müteferrika / 167 Taşradan Yükselen Bir Ses: Erzurumlu İbrahim Hakkı / 179 Başka Bir Nizâm-ı Cedîdci: Moralı Penah Süleyman Efendi / 182 Berlin’de Bir Filozof: Ali Aziz Efendi / 184 Türk Mûsikîsi ve Ali Ufkî Bey ile Dimitrie Cantemir / 188 Rumlar’da Bilim ve Felsefe / 196 Sonuç / 215 Ek: İlim ve Scientia / 219 Giriş / 220 I- Birinci Kırılma: Yunan Bilimi ve Felsefesi İle Tanışma (Hikmet) / 221 II- İkinci Kırılma: Tasavvuf İle Tanışma (Marifet) / 224 III- Üçüncü Kırılma: Science veya Bilim İle Tanışma / 226 Sonuç / 229 Kaynaklar /231 Şahıs Adları Dizini /237 Eser Adları Dizini /239 |
| TANITIMLAR |
Bir Kırkambar: Philosophia OttomanicaYusuf Turan Günaydın
Remzi Demir adına ilk kez Gündoğan Yayınlarına ait bir kitabın arkasında yer alan tanıtım sayfalarında rastlamıştım. Burada Bursalı Mehmed Tâhir’in Osmanlı Müellifleri adlı kitabını yayıma hazırlayacak iki kişiden biri olarak gözüküyordu. Pınar Kitabevinde yazarın da bulunduğu bir sohbet ortamında bu durum kendisine hatırlatılınca, eserin payına düşen kısmını yayınevine teslim ettiği cevabını almıştık. Aradan uzun yıllar geçmesine rağmen bu yayıncılık vaadi yerine gelmedi.
2005’te gerçekleşen en güzel yayınlardan biri de söz konusu yazar Remzi Demir’e ait ‘Hikmet-i Osmaniyye’ araştırması niteliğindeki iki ciltlik bir kırkambardır: Philosophia Ottomanica / Osmanlı İmparatorluğu Döneminde Türk Felsefesi, Lotus y., 1. b., Ankara 2005, 233+240 s.
I. Cilt: Eski FelsefeDemir’in eseri ilk bakışta (Özellikle ilk ciltte) dağınık bir görünüm arz ediyor. Sanki farklı zamanlarda kaleme alınmış makaleler bir araya getirilmiş gibi bir izlenim bırakıyor. Ama yine de konuyla ilgili yazılar öncelikle “Eski Felsefe” ve bir tür geçiş dönemi felsefesi olmak üzere iki bölüme ayrılarak sınıflandırılmıştır: Birinci cilt “Eski Felsefe” alt başlığını taşıyor. Bu ciltte Osmanlı döneminin önemli simaları ve tasavvufî-felsefî mirasları ele alınıyor. Dâvûd-ı Kayserî, Ahmedî, Şeyh Bedreddîn-i Simâvî, Molla Lütfî, Fuzûlî, Taşköprülüzade, Nev’î Efendi, Gülşehrî, Kaygusuz Abdal, Ali Kuşçu, Şeyhoğlu, Kınalızâde, Muhyî-i Gülşenî, Birgivî, Hasan Kâfî el-Akhisârî, Bergamalı Kadrî gibi isimler ortaya koydukları düşünce ve eserleriyle kitapta resmigeçit yapıyorlar. Ayrıca, Osmanlı’nın ‘Eski Felsefe’ döneminde yetişmiş düşünürler üzerinde Gazâlî, İbn-i Arabî, Fârâbî ve İbn-i Haldûn’un etkilerinin müstakil başlıklar açılarak inceleniyor olması yukarıda üzerinde durulan şahsiyetlerin fikrî arkaplânlarını kavramada okuyucuya büyük ölçüde yardımcı olacaktır.
Kitapta dikkat çeken bir hususun da altını çizmek gerekir: Remzi Demir’in ele aldığı şahsiyetlerin çoğu sûfî kişiliği olan bilim-düşünce adamlarıdır. Sadece bu görüntü bile Hikmet-i Osmâniyye’nin tasavvufî bir ağırlık taşıdığını söylemek için yeterlidir. Bu hususu yazar da vurguluyor zaten: “Her mutasavvıf (...), aslında bir filozoftur; bir filozof gibi düşünür ve bir filozof gibi yaşar, bu nedenle “tasavvuf”, aslında Philosophia Ottomanica’nin [veya daha genel bir bakışla Philosophia Turcica’nın] ruhudur ve bu yüzden Türk Tasavvuf Tarihine yönelik araştırmalar, bu bağlantı temele alınarak yürütülmelidir.” (s. 99)
Ne var ki yazarın tasavvufu bütünüyle “Yeni Platonculuk’un İslâmî bir türevi” olarak nitelemesi, buna bağlı olarak da Kur’ân’daki Allah-âlem, Allah-insan ilişkisinden oldukça farklı bir ontolojik ve epistemolojik bir zemin üzerine oturtulduğunu düşünmesi, tartışılabilir bir husustur. Bu düşünce İslâm tasavvufunun bütünü hakkında değil, İbn-i Arabî etkisinde gelişen tasavvufî damar hakkında söz konusu edilmiştir. Gerçi yazar, genelde İslâm dünyasında, özeldeyse Türk dünyasında tasavvuf-şeriat “farklılıkları”nı giderecek uzlaşmacı yorumlar geliştirilerek bu sorunun aşıldığını düşünüyorsa da bu düşüncelerinin en azından tartışılabilirliği söz konusudur. Tasavvuf sadece İbn-i Arabî’den ibaret değildir; o, etkisi büyük olsa da mevcut tasavvufî damarlardan sadece biridir. Üstelik İbn-i Arabî hakkındaki ‘Yeni Platonculuk etkisinde kaldığı’ iddiası, Müslüman düşünürler tarafından yeterince irdelenmemiştir. Bu düşünce fena hâlde oryantalizm tandanslıdır.
Bu tavzihten sonra, Demir’in Osmanlı sûfî-düşünürlerini değerlendirirken hangi zemine bastığı belirginleşmiş olmalıdır. Bu belirginliği yazarın Şeyh Bedreddîn’i incelerken dile getirdiği görüşlerde apaçık görüyoruz. Bugüne kadar Şeyh Bedreddin hakkındaki araştırmaların bu âlim-sûfînin düşünce dünyasını yeterince aydınlatamadığını söylüyorsa da ilerleyen paragraflarda kendisi de daha önceki araştırmacıların düştüğü tuzaklara düşmekten kurtulamıyor. Bu noktada Şeyh Bedreddin’i “dinler-üstü bir düşünür” olarak görmesi abartıya varan bir değerlendirme sürçmesidir. Bu hususta Baki Yaşa Altınok’un kaleme aldığı Şeyh Bedreddin ve Varidât (Oba Kitabevi y., Ankara 2005) adlı eserde Bedreddin hakkındaki neredeyse bütün görüşler ifrattan ve tefritten uzak bir yaklaşımla ele alınmış, ayrıca Şeyh’in İslâm hukukçusu kimliği hakkında önemli vurgular yapılmıştır. Demir de kendisinden öncekilerin yaptığı gibi sadece Vâridât’ı ele alarak Şeyh’i değerlendirme kolaylığına kaçıyor, idam edilmiş olmasına rağmen kendisinden sonra bile Osmanlı hukuk sistemini belirleyen eserlerini hiç dikkate almıyor.
Bu bakımdan eserde adı geçen zevât hakkındaki değerlendirmeleri, Şeyh Bedreddin örneğinde olduğu gibi dikkatli bir gözle süzgeçten geçirmek gerekiyor; bunun lüzumunu belirtmek zait olacaktır.
II. Cilt: Bocalama ÇağıPhilosophia Ottomanica’nın ikinci cildi “Eski ile Yeni Felsefe Arasında” alt başlığını taşıyor. Başta belirtmiş olmamız gerekmesine rağmen şimdi söyleyelim ki, eserin ilk cildinin önsözünde Demir, Osmanlı Felsefe Tarihini üç ana bölüme ayırıyor: İlk dönem Eski Felsefe Dönemi, ikinci dönem XVII-XVIII. yüzyıllar arasını kapsayan Eski ile Yeni Felsefe Dönemleri arasında bir “Bocalama Çağı”, üçüncü dönem ise XIX-XX. yüzyıllarda Batı felsefe geleneği çerçevesinde biçimlenmiş olan Yeni Felsefe Dönemidir. Bu durumda yazarın şu an iki ciltten oluşan çalışmasını, üçüncü dönemi ele alan bir üçüncü ciltle sürdürmesi beklenebilir. İkinci cildin alt başlığı “Eski ile Yeni Felsefe Arasında” olduğuna göre Demir çalışmasını, Osmanlı felsefe geleneğinin ilk iki dönemini ele alarak, şimdilik söz konusu ettiği üçüncü döneme kadar getirmiş bulunmaktadır.
Osmanlı felsefe geleneğinin Bocalama Çağının ele alındığı ikinci ciltte karşımıza felsefî üretimde bulunan isimler olarak Kâtib Çelebi, Hezarfen Hüseyin, Müneccimbaşı Ahmed Dede, Naîmâ, Veysî, Koçi Bey, Nâbî, Defterdar Sarı Mehmed Paşa, Saçaklızade, Mestçizade, Müstakîmzâde Süleyman Sa’deddîn, Sünbülzâde Vehbî, Yirmisekiz Mehmed Çelebi, Yanyalı Es’ad, İbrahim Müteferrika, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Moralı Penah Süleyman, Ali Aziz, Ali Ufkî ve Dimitrie Cantemir adları çıkıyor. Böylece Osmanlı düşünce geleneğinin çok farklı özellikler gösteren iki dönemi kesin çizgilerle birbirinden ayrılıyor.
Birinci ciltte yoğunlaşan sufî kişiliklerin ikinci ciltte yani Bocalama Döneminde azalması, tasavvufun Osmanlı düşüncesine katkısının da azalması anlamına geliyor mu? Doğrusunu söylemek gerekirse, ikinci dönemde adları anılan sufî kişiliklerin diğer adlara göre daha etkili kişilikler olduğu düşünülebilir; elbette Kâtip Çelebi dışta tutulursa. O zaman bu dönemde de tasavvufun gücünü hissettirdiği söylenebilir gözüküyor. Ayrıca ilk bakışta sûfî kişilikler olarak tanınmamışlarsa da dönemin diğer birçok şahsiyetinin tasavvufla yakın ilişki içinde olduğu bir vâkıadır. Yine de söylenebilir ki, söz konusu dönemde Müstakîmzade ve Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın dışında sûfî olduğu net bir biçimde söylenebilecek başka kimsenin bulunmaması, tasavvufun o dönem için Eski Felsefe Döneminde olduğu kadar çok ve güçlü sûfî kişiliklerce temsil edilmediğini gösterir.
İkinci cildin daha plânlı olduğunu söylemeliyiz. Bu ciltte XVII. ve XVIII. yüzyıllar için iki ayrı bölüm başlığı açılmış olması ve konuların bu başlıklar altında toplanması bunu yeterince gösteriyor. Demir, XVII. yüzyılı “İbn Haldun Çağı” olarak adlandırıyor; XVIII. yüzyılı ise “Yeni Bir Uygarlığın Alacakaranlığında” bir çağ olarak nitelendiriyor.
Demir kitabında düşünce tarihimiz açısından gerçekten önemli felsefî sorunları tartışıyor. Hikmet-i Osmaniye’nin özgelişim sürecini tamamlayıp tamamlayamadığı sorunu bunlardan biridir. Yazarının bakış açısı yer yer oryantalist izler taşıyorsa da eser birinci cildinde ortaya konulan iki hedefe yeterince ulaşıyor. Bu hedefler, Osmanlı döneminde incelenmeye değer bir felsefe birikiminin oluşturulduğunu ortaya koymak ve bu birikimin bazı özgün yönlerinin bulunduğuna dikkat çekmektir.
Demir’in çalışması görsel malzemeyle desteklenmiş, dikkatli bir yazım, iplik-dikişli bir cilt, özenli sayfa düzeni ve kapak kompozisyonuyla sunulmuş okuyucuya. Bu görünümüyle de bir kırkambar olduğu izlenimini güçlendiren bir etki bırakıyor.
Eseri, özellikle tasavvuf tarihine ve düşüncesine, tasavvuf-felsefe ilişkisi sorununa ilgi duyan okuyucunun dikkatle okuması ve değerlendirmesi gerekiyor. Osmanlı dönemini felsefi üretimin hiçbir biçimde gerçekleşmediği bir dönem olarak gören kanaat sahipleri ise elbette insaf gözüyle okumalıdırlar Remzi Demir’in çalışmasını.
(Bu yazı Hece Dergisi, Mart 2007, S. 123'te yayınlınmıştır.)
|
|
© Ersan-Er Yayın, Reklam, Matbaa ve Bilgisayar Ltd. Şti, 2006, Tüm Hakları Saklıdır |
web yönetimi:
![]()